Ana içeriğe atla

Teoman Duralı ile Felsefe Söyleşileri 93. Bölüm


 

Platon'un Bilgi Teorisi ve Akademia: İdealar Dünyasından Kavramlar Alemine

Düşünce ufkumuzda yeni pencereler aralamaya çalışacağız. Bir önceki bölümde Platon'un devlet anlayışı ve Akademia'sından bahsetmiştik. Ama Akademia'dan bahsederken bilgi sorunu konusuna bir kez daha dönmemiz gerektiğini hissediyorum. Bilgi sorunu en önemli sorun - eğer biz bu konuyu daha sarih bir şekilde anlayamazsak, meydana geliyor.

Platon'un Üçlüsü: Bilgi, Öğretim ve Devlet

Dar manada bu konuya tam girmeden... Bilgi, öğrenim ve siyaset - Platon'un üçlüsü. Bilgi, öğretim ve devlet idaresi.

Şöyle bir İdea var dedik - bir ağaç değil de ağaç İdeası. Burada da bir kişi var, bu ağacın bu kişideki yansısı ne olarak geliyor? Kavram olarak geliyor. Nerede? İşte dimağında.

Bu ağacın görünürlük dünyasında bir yansısı var - burada da bir ağaç olsun, herhangi bir ağaç. Nedir bu? Bir cüzdür, tek başına. Aklıma Nazım Hikmet'in şiiri geldi: "Bir orman gibi bütün ve bir ağaç gibi tek" - "hür ve bir orman gibi kardeşçesine." Çok güzel bir şiirdir.

Bilgi Edinme Süreci

Görme ve Kavrama

Bu kişimiz bunun burada yansısı var. Şu hatlar bununla tamamlanıyor. Bu kişi bu nesneyi görüyor, bu var olanı görüyor. Ve bu var olanı kavraması için başka bir şeye - işte anlamlandırması için, buna bir anlam vermesi için - bunun buradaki yansısına bakması lazım: İdea.

Neyi görüyorum? Diyelim ki bu ağaç olsun. Ben bunu görüyorum. Bunun zihnimde bir iz düşümünün bulunması gerekir ki İdea'nın iz düşümü, ben buna anlam vereyim. Neyle anlam veriyorum? Sözle. "Ah bir ağaç var" diyorum - bir akasya, bir çam ağacı, herhangi bir ağaç, tek bir ağaç. Birçok ağaç da olabilir, o zaman neyi hatırlayacağım? Ormanın kavramını hatırlayacağım.

Doğal Varlıkların İdeası

Şunu da belirteyim: neyin iddiası var? Doğal varlıkların İdeası var. İdea aynı zamanda ne demiştik? Varlık demiştik - yani var olanların topyekün biçimi. Toplamı değil, topyekün biçimi.

Bu görünürlük dünyasındaki ağaç "cüz" dedik ya... Küll olan İdea mı oluyor? Küll. Bu durumda o zaman aynı zamanda kavram da külldür. Ama kavram İdea'dan en nihayetinde bir pay almıyor mu? Tümünü, tamamını almıyor - ona geleceğiz.

Bilen Özne ve Bilinebilir Nesne

Bu kişi nedir? Bilen özne. Bu var olan bilinenden... O bilinen burası çok önemli bir nokta: Her var olan sürekli hareket halindedir. Herakleitos'u hatırlayın - Herakleitos'un o hareketliliği Platon'a da geçmiştir. Var olanlar sürekli hareket halindedirler.

Bilmek için durdurmak zorundayız - sabit hale getireceksin ki bilesin. Kim sabit hale geliyor? Bilinen ve aynı zamanda bilen.

Koşma Örneği

Örneği vermiştim ya: Kızılay Meydanı'nda çorba yedikten sonra ben koşmaya başlıyorum. O arada hiçbir şey düşünemedim, aklıma bir şey gelmedi. Ne zaman? Bir tarihin oralarda durdum. Niye durdum? Yoruldum, artık koşamaz hale geldim. O vakit düşünme başladım. "Bana ne oldu?" dedim.

Önce "ne" sorusu - yani olayın işleyişi, mekanizması aklıma gelmeye başladı. Daha sonra buradan nedene geçtim. Ve bu ikisini bağlayan ne? Tabii geçmiş zaman olunca "neydi" diye soruyorsun. O "neydi" diyorsun - kavramını arıyorum.

Eğitimden Öğretime Geçiş

Karşında doğal bir var olan olunca, bununla kavramı arasındaki bağı nispeten kolay kuruyorsun. Burada ilk elde söz konusu olan eğitimdir. Bizi ilk inanç-bilgi denklemine götüren öğrenme süreci eğitimdir.

Eğitimin Doğası

Ne dedik eğitime? Tamamıyla biçimsel olmayan - Frenkçesiyle informel bir olay ve yaşatmaya dönüktür. Yaşanırken edinilir, yaşama sırasında edinilir. Hangi yaşama? Gündelik yaşayışın akışında edinilir. Bunun için özel bir oturum düzenlenmez.

Mesela basit: ne bileyim ben top oynamayı nerede öğrendin? Bugün öyle değil artık - mahallede, sokak aralarında, boş arsalarda. O neydi? Bir eğitimdi. Ben mesela futbolun biçimsel durumunu çok geç bir tarihte öğrenmeye başladım. O zamanlar savunma, bilmem ne falan yok. Bekler var, haf var - İngilizcedeki half'tan bozma haf derdik. Forvet var denirdi, bir de kaleci vardı. İşte biraz çevik olan adama "sen kaleye geç" derlerdi.

Görgüyle Edinilen Bilgiler

Yaşama evlerinde - Frenkçiftliği orada yaşıyorsan - envai çeşit hayvanı görürsün, öğrenirsin. Ne iş görürler bunlar? Kimisi süt verir, kimisi sürüleri korur, kimisi taşır. Hatta kimisi ilaç gibi gelir. Ne vardır burada? Nasıl sorusunun cevabını ararsın çoğu kere.

Tütün bastırırlardı yaraya - o tütündeki şifa verici maddeler nelerdir? Ne alakası var? Görgüyle edinilen bilgilerdir bunlar. Ve görgüyle edinilen bilgiler - yani nedenini bilmediklerin, sadece nasılını aldıkların - çoğunlukla bilgi değil inanç olarak kabul edilirler.

İnanç ve Malumat

İnanç ile malumat arasındaki sınır bulanık durur - müphemdir. Fazla belirgin bir olay yoktur orada. O sınır nerede belirginleşir? Malumat ilme geçildiğinde - neden sorusunun cevabını getirdiğimizde ilme geçeriz.

Öğretim Süreci

Şimdi bu eğitimden Platon çocuğu - genci, çocuğu diyelim biz - 6-7 yaşlarında... Çocuk bahçesine alıyor, 8 yaşında diyelim okula giriyor. Orada bir öğrenim başlıyor.

Kapsam belli bir mahaldır. Ve sana git gide doğrudan var olan ile kavram arasındaki çizgiyi aşan bilgiler verilmeye başlanıyor.

Özne-Nesne İlişkisi

Burada ne dedik? Bilen-bilinen. Bu bilinenler var olanlardır - doğal var olanlardır. Yani topluma ait var olanlar da olabilir: ev olabilir, ne bileyim ben herhangi bir yapı olabilir.

Bilgine yahut da daha doğrusu bilme isteğine konu olan var olan nesnedir - Frenkçe obje.

Biraz önce söylediğimi tekrarlıyorum: Bilmek için hem ben hem de bilmeme konu olan var olanın durması lazım. Öznenin ve nesnenin durdurulması gerekiyor. Çünkü kavram duran bir olaydır - hareket halinde değildir.

Gerçeklik ve Zaman

Kavrama geri götürüyorum - zamanda geri gidiyorum demek mi bu? Biraz. Anda duruyorsun. O an çünkü gerçekliktir. Şu an gerçekliktir - burada görüyoruz, dokunuyoruz, tadıyoruz. Bu bir gerçekliktir.

Burası bitecek - şu programımız bitecek, buradan ayrılacağız. O gerçeklik değil artık. Geride bıraktığımız gerçeklik ötesidir. Haftaya yeni programa geleceğiz, o da gerçeklik değildir.

Geçmiş ve Gelecek

Gerçekliğe yakın olan nedir? Geçmiştir. Gelecek gerçekliğin tamamı dışındadır. Geleceğin gerçekleşmesini bekleriz yahut umarız - ikisi arasında fark var.

Ummak, ümit etmek dini bir olaydır. Beklemek din dışıdır - seküler Frenkçesiyle. Seküler sabahtan akşama... Laiklik falan diyoruz ya, bunları hep karıştırıyoruz. Karman çorman bir dünyamız var çünkü arkamızda felsefemiz yok.

Seküler ile laikliği sürekli karıştırırız. Laiklik siyasi bir ıstılahtır. Seküler din dışı - çok olağan yani yaşanan bir olaydır.

Algı ve İdrak

Bunu gördüm, bunu gördükten sonra buna bir ilk anlam veriyorum. "Ah bu nesneyi ben tanıyorum" diye bir şey geçiyor içimden. O bir algıdır.

Daha sonra bu gördümü çözümlüyorum. Bu gördüğüm ve bana tanıdık gelen nesne bir ağaç - nerede? Ormanda yahut da bozkırın ortasında, bir parkta. Ne ağacı? Falanca filanca ağacı. Yerli yerini koyuyorum - kavramın içinde alt kavrama doğru yürüyorum. O bir idrak oluyor.

Bazı söylediklerim zamana uygun değil. Bu verdiğim ayrıntılar Platon'da ve hatta Aristoteles'te geçmiyor. Hep zıplayarak gidiyorum ister istemez. Kant'ta da var bu ayrım: algı ve idrak.

Anlama ve İdrak

Anlamakla idrak ayrı şeyler. O zaman anlama hepsini kavrıyor. Anlamada, incelik ölçüde ayrıntıya indiğin ölçüde var olanın bilincini yaşıyorsun. İşte o idrak oluyor.

Açık bilinç yanlıştır - bilinç ya açıktır ya da yoktur. Ya vardır ya da yoktur.

Şimdi algıda karşılaştığın var olanı anlamaya başlıyorsun. Anlam veriyorsun, anlamın bütününe biz idrak diyebiliriz. Hatta anlamdan da geçiyoruz artık - idrakta bilgi var.

Bilginin Oluşması

İlk gördüğümde, ilk tattığımda, ilk dokunduğumda henüz bilgi yok. Anlam ile bilgi bir ve aynı şey değil - bilgiye giriş kapısı anlamdır.

Duyu ve algıdır aynı zamanda. İşte duyularla başlar, duygulardan geçer ve onun anlamlandırılması gerekir. Her duyduğun, her hissettiğin anlam değildir. Anlamın ortaya çıkması için akla ihtiyaç vardır. Akıl işin içine giriyor ve yürüyorsun, devam ediyorsun düşünmeye.

O devam ettiğin safhada bilgi oluşuyor. O rastgeldiğin, o karşılaştığın var olanı ortamında tespit ediyorsun. Aslında %100 anlam bilginin içinde yer alır - tek başına kalmaz.

Dil ve Anlam

Dil de böyledir - sözler tek başlarına bir anlam ifade eder ama görev ifa etmezler. "Kitap" nedir? Bu bir sözdür. Sonra demez misin "kitap dedim" yahut da "burada ne görüyoruz? Kameraları görüyoruz, kamera dedim."

Peki ne diyorsun? "Arkadaş, stüdyoda bir sürü kamera var." Bu nedir? Bir bilgidir. Bilgi gerçekliği yansıtmakla görevlidir. Ama sen bunu bozabilirsin: "Burada bir sürü göz benim üstüme dikildi, bunlar bana bir komplo hazırlıyorlar."

Bu da bir bilgi - nasıl bir bilgi? Çarpıtılmış bilgi. Bilgi zan mı oluyor? Zan oluyor tabii, zanla giriyor.

Mantık ve Gerçeklik

Nedir o halde bilgide? Gerçeklikle bağ kurmanın yanında sürekli olarak bilgiyi kim alıyor? Akıl. O akıl neye tabi? Kurallarına tabi - aklı idare eden kurallara mantık diyoruz.

Sana bir bilgi aktarırken yalnızca gerçekliği getirmiyorum, gerçekliği hikaye etmiyorum. Aynı zamanda mantığımın işleyişinden de bahsetmiş oluyorum. Mantığın işleyişine aykırı bir gerçeklik beyanında bulunursan "fıttırdın mı" diyorsunuz, "aklını mı oynattın" diyorsunuz.

Düşünce ve varlık bir arada yürüyor - kimi biz durduramıyoruz bir türlü.

İnsanın Bilgi Nesnesi Olması Sorunu

İnsanı bilgi edinmek için durduramıyorsanız ve aynı zamanda manevi bir varlık - üç katlı bir bina, bunun en alt katını durduruyorsun, maddi tarafını, organik tarafını. Durdurmak bozuyor, manevi tarafını hiç durduramıyorsun.

İnsanı bu bakımdan nesneleştirmek çok zor, hatta mümkün değil. O yüzden mi insanın bir tek maddi tarafı belki bilimin konusu olabiliyor? Orası bile şüpheli.

Sokrates Örneği

Sokrates'ten örnek getirdim ya: hastalanıyor, hekim geliyor, tipitip tıktık teşhis koyuyor, ilacını imal edecek - aynı zamanda eczacı o zamanın hekimleri. Adam kapıdan çıkarken arkasına bağırıyor bizimkisi - o zaten Sokrates, Nasrettin Hoca'nın selefİ ya.

Diyor: "Sen geldin, beni birkaç dakika muayene ettin" - yahut bir saat, neyse artık o günün zaman birimini söylüyor. Dakika var mıydı? Vardı herhalde, yoktu dakika yoktu, saat vardı. İşte "bir saat muayene ettin" diyor. "Ben kendimi 60 yıldır muayene ediyorum, tanıyamıyorum, anlayamıyorum" diyor. "Sen nasıl oluyor da bir saatte beni yahut iki saatte çözdün, gidiyorsun?"

Haklı mı? Haklı. Ama bir yandan da haksız değil mi? Ayrım yapmıyor sanki gibi.

Organik ve Manevi Karışıklığı

Şimdi Sokrates de insan ağırlıklı olarak manevi bir varlıktır. Ama hekim onun daha bedensel yönüne dair... O beden yönü bile - yani organik tarafı da - bir kurbağanın organizmasıyla bir ve aynı değil. Çünkü organik tarafımıza da maneviyatımız karışıyor, her şey burnunu sokuyor, her şeyi altüst ediyor. O maneviyat dediğimiz olay bu.

İkincisi: hastalandığımızda bize giren, bize karışan da gene organik bir varlık - virüs yahut bakteri. Onlar da canlı. Onların da her biri bir yaramaz - yani falanca hastalığın etmeni diyelim, Alfa virüsü olsun yahut bakterisi olsun. Birbirinin özdeşi Alfa bakterileri yok ki. Her bakterinin genetik yapısında bir farklılık vardır - az veya çok.

Canlılarda Farklılık Sorunu

Bunlar hepsi aynıymış gibi düşünüyorsun - başka çaren yok. Biyolojinin büyük derdi bu - fizik gibi değil. Nitekim buradaki ağacı da ben durduruyorum. Diyelim ki bu bir akasya - birbirinin tıpkı basıma akasya olmaz. Her akasya biriciktir. Tekrar ediyorum - az ve veya çoktur genetik farklılığı ama var. Ama birmiş gibi kabul ediyoruz - başka çaremiz yok.

İnsandaki o hareketlilik, o farklar o kadar çok ki onu nesne kılamıyorsun. Platon'da da nesne çok belirgindi, Aristoteles'te olacağı gibi değil. Çünkü nesnede özneden tamamıyla ayrıdır - Aristoteles'e geldiğimizde göreceğiz.

Bilim anlayışı budur: Özneyi hiçbir şekil ve surette bilgi nesnesine katamazsın, katmaktan sarfınazar etmek zorundasın.

İnsanın Bilinebilirliği

İnsan nesne olamıyorsa, o durumda bilinemiyor mu? Hakkıyla bilinemeyecek hiçbir zaman - ya da hakkıyla bilinebilir şu anlamda: yaşama beraberliğinde bilinir.

Hep onu söylüyorum ya: birbirini en iyi tanıyan iki insan karı kocadır. Hayatlarını birbirlerine vakfetmişlerdir ve bütün çıplaklıklarıyla yaşarlar, birlikte yaşarlar. Bu belki benim dediğim ideal bir evliliktir. Bunun dışında tanıyamazsın. Orada da nereye kadar tanır? O da ayrı konu. Ama bütün öteki tanımalardan daha derine inen bir tanımadır.

Öz Bilinç

İnsanın kendisini tanıması mümkün değil - aynı şey. O öz bilinçtir. Gayet tabii insanın kendini karşısına alması - şizofreni olmamak şartıyla tabii - karşısına alması...

İçimizde geçen konuşma da bunun bir ifadesidir. Monolog dediğimiz aslında bir diyalogtur - onu daha önce söyledik. Ve temeli... yani bunun temel açıklaması... işte Platon'da var, Sokrates'e dayanarak bunu söylüyor. O daimonion - tanrının sesi olarak kabul edilir.

Vicdan - vicdanın öbür ismi de benim kendi sesim: nefs. Sürekli olarak nefs ve vicdan konuşma halindedirler. Hiç kimseyle biz bu kadar çok konuşmayız kendimizle konuştuğumuz kadar.

Bunun için ama akıl sahibi olmamız lazım. Aklını yitirmiş, akıl sahibi olmayan insan iç muhasebesi yapamaz, içindeki o konuşmayı sürdüremez. Çünkü konuşma kabiliyetini kaybeder - akıl gitti mi konuşamaz, dil biter, dilin durur. Neden? Çünkü dil aklın dışa vurumudur.

Yüksek Öğretim Gerekliliği

Şimdi bu var olanımız görünürlükteki bir var olan değilse, o artık eğitimle, giderek temel öğretimle verilemez. Bunun için yüksek öğretime ihtiyaç vardır.

Yüksek öğretime ihtiyaç vardır. Karşında doğrudan doğruya algılayabileceği, algılamakta olduğun var olan yok. Neydi bunlar kısaca?

  1. Matematik
  2. İlahiyat
  3. Ahlak

Bu üçü için yüksek öğretime ihtiyaç var - yani Akademi, Platon'un Akademiyası.

Felsefenin Gerekliliği

Burada kendini ihtiyaç olarak ortaya koyuyor. Durduk yere "benim çok param var, ne yapayım bu parayı? Kumar mı oynasam, takla mı atsam, hovardalık mı etsem?" şeklinde "geldi bir okul kurayım da oraya vereyim parayı" falan değil. Felsefesinde geldiği nokta yüksek öğretimi şart koşmaktadır.

Bu konular - biraz önce bahsettiğim konular ve bunlara Aristoteles'le birlikte metafizik girecek - teorik konulardır, nazari konulardır, mükaşefe gerektiren, seyrettirmeyi gerektiren.

Nereyi seyrediyorsun? Kavramlar dünyasını. Dış dünyadan ilham almıyorsun artık. Görünürlük dünyasında bir ipucu bulamıyorsun. Dış dünyada gördüklerin, görünürlük dünyasında karşılaştıklarını - deha çerçevesinde tabii. Seni derken herkes için bu böyle değil - o dahi kişi için bu böyle. Görünürlük dışında da bir gerçekliği bulmaya sevk ediyor.

O bulduğun gerçeklik ötesi - gerçeklik ötesi tutamak gerçekliği daha sahih, daha aşikar kılmada yardımcı olacaktır.

Varlık ve Var Olan Ayrımı

Onu da var olan olarak tasnif edebilir miyiz? Edebiliriz - ideal bir var olandır. Dediğin doğru - var olandan ziyade varlık olarak.

Şimdi orada da farklı durumlar var. Ahlakta gene var olanı bulabiliriz ama matematikte varlıklardan söz ediyoruz.

Matematik Varlıkları

Birbirlerinden ayrışmış bütün üçgenler birbirlerinin aynısıdır - yalnız farklı üçgenler var. Açılarına göre değişir, ama aynı açıdan olan... yani diyelim ki şöyle bir üçgenim var: bütün böyle üçgenler birbirlerinin özdeşidir. Bütün böyle daireler birbirlerinin özdeşidir.

Bu anlamda bunlar varlıktır artık - var olan değildir.

Ahlaki Varlıklar

Ahlakta da - demin söylediğimi yanlışlama pahasına söyleyeceğim - tek tek ahlak birimleri varlıktır. Fazilet bir varlıktır. Adalet bir varlıktır, iyilik bir varlıktır. Ama bunların yansıması var olandır - o var olandır. Adil bir kişi, faziletli bir insan, işte ne bileyim ben iffetli bir kişi derken orada o kişi bir var olandır ve onu belirleyen ahlak unsuru o kişiyle birlikte bir var olan.

Hatta zatında varlıktır ama adalet adil oluyor var olanlar dünyada - var olanlar faziletli oluyor vesaire.

Kavram ve Dil

Bir sıfat olarak iniyor gibi - kavram isim orada. Kavramlar dünyası isim, buraya bir sıfat olarak... Güzel söyledin.

Kavramların dildeki karşılığı isimdir - ad değil, isim. Dil bilgisinde isimdir. Ve bunlar kavram olduklarından varlıktır. Kavram aynı zamanda varlıktır ve kavramın en üst mercii İdea'dır.

Şimdi kavramı ayrıntısıyla ve seçikliğiyle düşündüğün ölçüde bilgili ve akıllı bir insansın. Çok az insana nasip olan bir şeydir.

Kavramların ve İdeaların Sınırları

Kavramların sınırı var mı? Var. O sınıra ulaşmak mümkün mü? Bunu öncelikle matematikçilere sormak lazım. Matematik kavramlarda o kavramın sınırına yaklaştığın ölçüde çok iyi düşünen bir kişisin, bir dahisin diyebilir.

Ama asıl en önemlisi İdea'ya çıkmaktır. Zaten kavramı, kavramda ne kadar derinleşirsen o derece kavramdan İdea'ya yol alıyorsun.

İdeaların sınırı var mı? Onların da sınırı var ama sonsuzdur. Nasıl oluyor? Einstein evreni sonlu ama sınırsız olarak tasavvur ediyor. Sonlu ama sınırsız...

Einstein ve Sonsuzluk

Sınırı koyamazsın evrenin. Sınır koyduğun takdirde evren daha büyük bir evrenin içinde olması lazım. Ama bir sonu gelecek, enerji tükenecek. Platon kavram içinde bunu söylüyor. Çok büyük ihtimalle bütün matematikçiler gibi Einstein da Platon'la etkilenmiş olması lazım.

Sınırsız ama sonunu görüyor - o sona ulaşmaya imkan yok ama o sadece tasavvur edebilirsin. Başlangıcı var mı kavramın? O konuda bize bir şey söylemiyor - yani ezeli olup olmadığı konusunda bir şey söylemiyor. Ama ebedi olmadığını biliyoruz.

Ne zaman o sonsuzluk ortadan kalkacak? Yani ne zaman sonuna gelecek? O İdea sönüp yeni bir İdea başladığında herhalde - onu da bilmiyoruz.

Parmenides varlık için benzer bir şey söylüyordu. Tabii zaten oradan almış büyük ölçüde. Platon'un iki temel ilham kaynağı var: Herakleitos ile Parmenides. Var olanlar dünyasında Herakleitos, ama varlık dünyasında - İdea aleminde - Parmenides kesiliyor.

Platon'un Döngüsel Dünyası

Platon'un dünyası dairevi dir - bir döngü gibi. Döngü gibidir. Gök de öyledir, yer de öyledir. Bu yüzden de ruhun yeniden bedenlere inandığı söylenir Platon'un. Orada da Pitagoras etkisini taşıdığını görüyoruz. O zaman anlayışı da çizgisel değil - döngüsel, dairevi bir şeysi.

Teorik Bilme ve Yüksek Öğretim

Şimdi bu teorik bilme işi ne dedik? Yüksek öğretimin uhdesindedir. Ve karşısında var olan olmadan bilmeye eğilimli olduğu bir başka konu dedik: ahlaktır.

Edep ve Matematik

Edep - edep ile matematik baştacıdır Platon'un. Matematik düzenleyen, nizama intizama sokan aklın - nizama intizama sokan melekesi.

Edep de gerek bireyi gerekse yaşanılan toplumu düzenleyen kurallar bütünüdür. Bu bütünlüğü inşa eden filozof. Edepten hareketle ahlakı inşa ediyor.

Ahlak ve Kültür

Ahlak insana mahsustur ve insanın fizik, biyolojik tabanından bağımsızdır. Bu bakımdan kültür ahlaktan neşet eder - ahlak üzerine kuruludur.

Bize ne kim veriyor ahlakı? Yani edebi ve kültürü? Eğitim veriyor. O halde eğitim aynı zamanda kültür demektir. Platon ve bunlar - tekrar ediyorum - eğitim ve öğretimle aktarılır. İnsan eğitime ve öğretime tabi tutulmadıkça insanlaşamaz, toplumsallaşamaz.

Eğitimin, öğretimin son durağı Akademia'dır - yüksek öğretimdeki. Ve Aristoteles bu kuruma - Platon'un Akademiyası'na - 17 yaşında bir gençken katılıyor.

Devletteki Halk Tabakasının Özerkliği

Böylelikle biz burada artık kesin bir geçiş yapalım. Bir şey yaptık, onu da tamamlayarak geçelim isterseniz.

Devletin en alt kısmında ne demiştik? Halk var. Bu halkı istibdada... Ne diyelim? Asker demiştik - koruyucu yahut koruyucu. Ve halk.

Lonca Sistemi

Şimdi bu halk koyu bir istibdat altında inim inim inleyen bir kitle değildir. Evet bu idare ediyor ama halkın kendi mahsusa bir idare şekli var: meslekler, sanatlar kendi aralarında teşkilatlanan lonca diyoruz.

Loncalar halinde teşkilatlanıyor ve bu loncaların... Loncanın başına getirdiğin adam oyla seçilir gelir ve o loncayı - ayakkabıcılar loncası, ne bileyim ben marangozlar loncası, rençberler loncası vesaire, gemiciler falan falan - hepsinin kendi seçilmiş adamları var ve bunlar tarafından yönlendirilir.

Hukuki Özerklik

Sadece resmen yani idareyle kalmıyor - hukuku vardır onun. Loncadan birisi bir suç işler, işte o loncanın içinden seçilen adamlar yargılarlar. Ceza kesilir. Her loncanın kendi bir hukuku vardır. Ama bir de genel devletin hukuku var tabii. Genel devletin hukuku var, o devletin genel hukukuna filozof idareci bakmaktadır.

Askeri Tabakada İstibdat

Sadece kör bir istibdadın hüküm sürdüğü mıntıka ordudur. Orada herhangi bir seçim meçim falan yok. Burada da gerçi seçim yok şu anlamda yok: başa getirilen adamları şura kendisi oylıyor. Buna seçim diyorsanız, burada da seçim var diyebiliriz. Ama burada hiçbir şey yok - burada muhakkak seçimler dizisi vardır.

Herhangi bir bozukluğun ortaya çıkmasını önlemek üzere bunlar vardır. Burası özerk bir yapıya sahiptir - her lonca özerktir, kendi kendini idare eder. Devlet çerçevesi içinde, devletin yasalarını çiğneyemez, genel olarak kanunları çiğneyemez. Ama onun içindeki özel kanunlarda geçerlilikleri muhafaza ederler.

Ekonomik Düzenleme

Mesela fiyatların belirlenmesinde lonca karar verir. Ama burada herhangi bir bozukluk ortaya çıktığında - fahiş bir fiyat falan çıktığında yahut mal bozuksa, lonca müdahale etmiyorsa - burası müdahale eder. O durumda böyle bir durum vardır.


Önümüzdeki konuşmamızda artık Aristoteles'in Akademia'ya intisabıyla inşallah başlayacağız. İyi geceler dileyerek huzurunuzdan ayrılalım.

Etiketler

Platon, Bilgi Teorisi, İdea, Kavram, Akademia, Eğitim, Öğretim, Algı, İdrak, Matematik, Ahlak, İlahiyat, Mantık, Varlık, Var Olan, Herakleitos, Parmenides, Edep, Kültür, Lonca, Şaban Teoman Duralı, TRT2



Yorumlar